ORHAN ARAS

Kamal Abdulla ve Şarkın Sırları

2019 yılında dünyanın en büyük kitap fuarlarından biri olan Frankfurt Kitap Fuarı’nın onur konuğu Gürcistan`dı. Bir hafta içinde 500 bin ziyaretçinin katıldığı fuarda Almanya’da yaşayan genç Gürcü kökenli yazar Nino Haratişivli’ye Alman- ların önemli ödüllerinden biri verilecekti. Ayrıca konuk Gürcistan bölümü çok etkileyici bir şekilde hazırlanmıştı. Alemin kapısı olarak görülen 33 kapılı bölümde Gürcistandan davet edilmiş 70 yazar vardı. Badagoni ve Marani şaraplarının de- yim yerindeyse su gibi aktığı ve gencecik, güzel Gürcü kızlarının bol bol Gürcü halk danslarından “kartumi”, “horomi” sundukları fuarda bir Alman yayıncı ile beraberdik. Alman yayıncı sürekli Orhan Pamuk’tan bahsediyordu. Orhan Pamuk’un eserlerinde en çok nelerin ilgisini çektiğini sordum. Hiç düşünmeden “Onun romanlarından Şarkın sırlı tarihini ve düşüncesini öğrendim,” dedi.

O günden beri bu söz aklımdan çıkmadı. Ne kadar iletişim çağında yaşasak da Bir Batılı için Şark hala çok sırlı bir yerdir ve bence Şark’ın felsefesi, mistizmi düşünce ve duygu dünyası yeterince Batı’ya aktarılarak anlatılmamıştır. Kerem’in ağzın- dan ateş fışkırarak yanması, Aslı’nın saçlarıyla onun küllerini toplarken ateş alıp yanması basit bir halk hikayesi olan ve Şekspir’in kalemiyle ölümsüzleştirilen Romeo ve Jüliet’ten daha etkileyici ve dramatiktir. Ama ne yazık ki Sark kendi dünyasındaki bu zenginlikleri bir Tolstoy, bir Hugo gibi büyük yazarlar yetiştirerek sunamamış veya yeni yeni sunmaya başlamıştır.

Uzun süredir özellikle takip ettiğim Kamal Abdulla bu konuda gerçekten de önemli bir rol üstelenmiştir. Onun “Yarımçık Elyazma” ile başlayan tarihsel (veya mistik, efsanevi) içerikli romanları” Büyücüler Deresi” ile büyük yol kat etmiştir. Birkaç hafta önce Almanya’da Türkolog dostum Hermann Kiel’in güzel tercümesiyle Almanca okuyucuları karşısına çıkan roman Şark dünyasının en karmaşık dönemeçlerinden birini anlatmaktadır. Abbasi Halifesi Mem’un döneminde başlayan diğer dinlere karşı hoşgörü, eski Yunan felsefe kitaplarının tercümeleri, bilimsel çalışmalar İslam dünyasında hızlı bir değişime ve dönüşüme yol açmıştır. Özellikle Endülüs’ten gelen alimlerin getirdikleri yeni fikirler uzun tartışmalara, hatta keşiflere yol açmıştır. İslam dünyasında felsefe, tıp, fizik alanında en çok kitaplar 9. ve onuncu yüzyılda yazılmıştır. Ardından Hallacı Mansur gibi dedeleri Mecusi ve Zerdüşt olan mistikler Arapların ırkçı ve ayrımcı görüşlerine karşı bütüncül bir fikirle ortaya çıkmışlardır. Bu bütüncül fikirde alem ve tanrı birdir. Hepsi insanın varlığında temsil edilmektedir.

Kamal Abdulla haklı ve belki de bilinçli olarak İslam dünyasının en çarpıcı ve ilginç bir dönemini konu olarak almış ve romanında yüzlerce yıl insanları etkisi altına alacak olan bir felsefenin yolculuğunu akıcı ve etkileyici bir üslupla anlatmıştır. Alem, insan, Tanrı ve onların karşısındaki şeytan trajik bir sahne yaratmaktadır.

Varlık, hiçlik, Tanrı insan var olduğu sürece hep onun düşüncesinde yer etmiştir. Şarkın mistik düşüncesinde aslında varlıkla hiçlik aynıdır ve ikisi ile birlikte Tanrı da var olmaktadır. Büyücüler Deresi’nden bu karmaşık felsefi kavram çok sade ve yüksek bir anlatım gücü ile okuyucunun gözleri önüne getirilmektedir.

Aynı hikmetin ve felsefenin devamcısı olan Mevlânada Tanrı ile varlığın arasındaki ilişkiyi hiçlikte görürü ve şöyle der: “Bu dünyada herkes bir şey olmaya çalışırken sen bir hiç ol! Menzilin yokluk olsun! İnsanı ayakta tutan benlik değil, hiçliktir.

2012 yılında 39 bin metre yükseklikten atlayan Avusturyalı paraşütçü yere iner inmez gazetecilere şunları söylemişti:

“Uzaydan dünyaya bakarken bir hiç olduğunuzu anlıyorsunuz!”

Kamal Abdulla kendisinin de mirasçısı olduğu bu zengin felsefi dünyanın labirentlerinde okuyucularının elinden tutarak gezdirirken Şark felsefecileri Şıhabeddin Sühreverdi ve İbn Arabi gibi alemin bütün oluşuna da şahitlik yapmaktadır. Onun romanın bütün cümlelerine sızan düşünce Batı’nın bizim beynimize soktuğu ayrımcılığı ret ediştir. O da Şarkı tanıyan Goethe gibi “Batı da Doğu da onundur ve birdir,” düşüncesini romanın her satırında belli etmektedir. Tabiattaki en küçük kıpırdanış başak bir kıpırdanışa yol açmaktadır: “Gökyüzünün rengi yerde akan kanların rengi ile aynıdır.”

Alman edebiyatında Goetheden sonra en önemli şairlerden sayılan Eduart Mörike “Altın Kasım” ayı için yazdığı şiirde yaprakları sımsıcak akan sıvı altına benzetir:

“Apaçık mavi gökyüzü,

Bastırılmış dünyada dolu bir sonbahar

Sıcak altın renginde akıyor.”

Tabii ki sonbahar denince bizim şair Baki’nin “Hazan Gazeli” insan gönlüne ayrı bir tat, ayrı bir hüzün vermektedir.

“Her yandan ayağına altun akup gelür.”

İstanbul’un tanımadığım sokaklarında bazen ağaçlıklı yollara girdiğimde ve ayaklarım kızıl yaprakların içinde kaybolunca hep bu dizeleri hatırladım. Baki’nin deyimiyle bahardan “nam-ı nişane” kalmaması zamanın hızı, yaşamın geçiciliği hakkında da ister istemez bize mesajlar taşımaktadır. Dede Korkut’umuz da öyle demiyor mu?

“Gelimli gidimli dünya

Son ucu ölümlü dünya!”

İnsanoğlu günlük keşmekeşin ve modern dünyanın gittikçe çeliğe döndürdüğü mekanlarda artık ne Köroğlu’nu ne de Dede Korkut’u hatırlıyor. Bunu birkaç gün önce Marmara Üniversitesi’nde tekrar gözlemledim. Üniversite’nin Göztepe Kampüsü’nde gencecik öğrenciler, tecrübeli hocalar Dede Korkut’un hikâyelerini Azerbaycandan gelmiş bir hocanın dilinden dinledikçe belki de bildikleri bilgileri yeniden hatırlıyor ve meraklı gözlerle adeta Dede Korkut kılığına bürünmüş ho- canın sözlerine daha dikkat kesiliyorlardı:

“Beyrek yıllar sonra Deli Ozan olarak obasına geldiğinde nişanlısı Banuçiçeke bir sır söylemiş, o sır nedir?”Ok atıp güreş tutmadık mı?

Altın yüzüğümü parmağına takmadın mı?”

Marmara Üniversitesi’nin öğrencileri ellerinde vazgeçilmez cep telefonlarıyla sanki mitolojik dünyaya yeniden dönüyorlar ve yüzlerce yıl öncesinden Oğuz tayfasından kopuzuyla kopup gelmiş Dede Korkut’la yeniden tanışıyorlar:

“Uruz, babası Kazana sordu: “Şu gelenler kim ola?”

“Kim olacak, yağıdır!”

“Yağı kimdir?”

“Yağı malında, canında, namusunda gözü olandır, bizi her gördüğünde öldüren, bizim her gördüğümüzde öldürdüğümüzdür.

Öğrenciler gülümsüyorlar. Yağının kim olduğunu öğrendiklerinden değil, şiirsel bir dille aktarılan sözün gücünü gördükleri için seviniyorlar.

Bir saat kadar süren tarih ötesi yolculuk bittiğinde bu kez sorular başlıyor. Daha fazla Dede Korkut, daha fazla zihinsel yolculuk…

Salona, salondaki öğrencilere, hocalara bakıyor ve sorulan soruların içinde kaybolup gidiyorum. Bizim yıllardır hayal ettiğimiz ortak dil, ortak edebiyat, ortak tarih bilinci işte böyle gerçekleşmeliydi. Yüz yüze, aynı sözlerden zevk alarak, aynı tarihsel yolculuğa çıkarak ve aynı edebiyat üslubunun için de yeni yollar arayarak. Kamal Abdulla Hoca tecrübesi, bilge tavırları, neleri konuşacağını bilen aydın bir insan olarak çok kısa zamanda öğrencilerin dikkatlerini üzerinde toplamayı sağlıyor. Ayrıca konuşmasında seçtiği kelimeler tam arzu ettiğimiz ortak Türkçe kelimelerden oluşuyor ve ağzından çıkan her sözcük genç dimağlara güçlü bir şekilde tesir ediyor.

O gün Marmara Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi salonunda Kamal Abdulla, Dede Korkut’u yeniden İstanbul’da hatırlatırken aslında Azerbaycan’la Türkiye’nin kültürel kodlarını da yeniden gözlerimizin önüne getirmişti. Bu önemli gün için Milli Savunma Bakan Yardımcısı ve kökü Genceden olan Suay Alpay Bey de kalkmış Ankara’dan gelmişti. Sunumdan sonra onun heyecanla konuşması bizimle aynı duyguları paylaştığını gösteriyordu.

İkinci kez gördüğüm Burak Eke’nin hem iyi bir hukukçu hem de çok iyi bir organizatör olduğunu gözlemliyorum. Azerbaycandan gelen saygın bir bilim adamının mega bir şehrin labirentlerinde kaybolmasına izin vermiyor, onu kültürel duyarlılığın yüksek olduğu merkezlerde değerlendirerek ortak kültürümüzün yeniden alevlenmesinde rol oynuyor. Ne yazık ki bu tür insanlarımız o kadar az ki…

Kamal Abdulla bir Dede Korkut gibi baş köşede oturmuş ve gözlerini kısarak etrafına bakıyor. Dede Korkut’un ruhunu, nefesini, sesini İstanbul’a getirmekten memnun ve gururlu olduğu her halinden belli. Sohbet koyulaşıyor.

“Güvendiğim dağlar yıkılmıştı, Geri yükseldi. Akıntılı sularım çekilmişti, Yeniden çağladı. Koca ağacımın dalı budağı kurumuştu, Filizlenip yeşerdi şimdi. Durma oğul, durma!

Herkesten ileri var.”